Ahmet Arslan

Ahmet Arslan’ın sekiz parçadan oluşan “Dede” başlıklı serisi ile “Puşi” ismini verdiği triptik ve “İsimsiz” adlı çalışması, sanatçının doğup büyüdüğü Anadolu coğrafyasının kültürel ve siyasal dinamiklerine dair gözlemlerini bir insan, bir nesne ve çevre üzerinden okumaya açıyor.

İşlerin tümünün izleyiciyi sorularla baş başa bırakması belki de, karantina döneminde üretilmelerinin bir sonucu; ne de olsa bu işler sanki fiziksel olarak çıkılamayan bir yolculuğun zihinde gerçekleştirilmesinin ardından vücut bulmuşlar. Diğer taraftan, tam da bu nedenle, baktığımız görüntülerin geçmişten bir hatıra mı yoksa hayal edilen birer gerçeklik mi olduğunu kavramak zor.

Örneğin seride peşine düştüğümüz figür, sanatçının öz dedesi mi yoksa kurgu bir karakter mi? Özlediği biri mi yoksa sadece fotoğraftan tanıdığı biri mi? Üzerinde dolaştığı arazi, ailesine mi ait? Köylerinde mi? Böyle bir köy hiç oldu mu? Tümü kâğıt üzerine mürekkepli kalemle üretilmiş bu parçalar gerçekten yaşanmış bir sahnenin fotoğraflarından yola çıkılarak yapılmış gibi görünseler de, silik birer anı hissini taşıyorlar. Bu rüyaya yakın atmosferin oluşturulmasında elbette kalemin vuruşlarının yarattığı grenli doku, sahnelerin renkten yoksun olması ve dedenin yüzünü hiçbir zaman göremiyor oluşumuz da etkili.

Serideki insan figürünün taşıdığı belirsizlikler, ister istemez siyasi bir anlam yükünü sırtında taşıyan ve herhangi bir arka plandan bağımsız şekilde betimlenmiş bir nesnenin, bir puşinin (ya da poşunun) etrafında da hissediliyor: Üç ayrı karede üç ayrı formda gördüğümüz bu kumaş, bir yerden bir yere mi atılıyor? Havada mı asılı? Yoksa bir zeminde mi duruyor? Ardında bir şeyi mi saklıyor?

Tüm bu soruların cevaplarını bilmediğimiz gibi, “İsimsiz”de karşımıza çıkan tepede yığılı duran, numaralandırılmış briketlerin de inşa edilmiş bir yapının yıkıntıları mı yoksa inşa edilecek bir damın yapı unsurları mı olduğunu söyleyebilmemiz mümkün görünmüyor. Hangi sırayla baktığınıza göre birbirinden farklı hikâyeler sunan bu çalışmaların taşıdığı belirsizlik, belki tam da birkaç ayrı yerden tasvir ettikleri coğrafyanın taşıdığı belirsizlikten kaynaklanıyor.

Ahmet Arslan’s eight-part series titled “Grandpa”, his triptych named “Keffiyeh” and his work “Untitled” open up the artist’s observations on the cultural and political dynamics of Anatolia, where he was born and raised, to be read through a person, an object and the environment. 

The fact that all of the works leave the audience alone with questions is, perhaps, a result of their being made under lockdown; after all, these works seem to have come to life/body after a journey that cannot be taken physically was realized in the mind. On the other hand, for this very reason, it is difficult to grasp whether the images we look at are a memory from the past or an imagined reality. 

For example, is the figure we’re after in the series the artist’s grandfather or a fictional character? Someone he misses or someone he only knows from a photo? Is the land he’s walking on a family farm? Is he in their village? Has such a village ever existed? Although these pieces, all made with ink on paper, look like they were drawn from photographs of a real-life scene, they have the air of a faint memory. Of course, the grainy texture created by the strokes of the pen, the lack of color in the scenes and the fact that we can never see the grandfather’s face are also effective in creating this dreamlike atmosphere. 

The ambiguities of the human figure in the series are also felt around an object, the keffiyeh, which is unavoidably burdened with political significance and is depicted independently of any background: Is this fabric, which we see in three different forms in three different squares, thrown from one place to another? Is it suspended in the air? Or is it resting on a surface? Is it hiding something behind it? 

As we do not know the answers to all these questions, it does not seem possible for us to say whether the numbered bricks on the hill we see in “Untitled” are the ruins of a building or the building elements of a roof to be built.      

The ambiguity of these works, which present different stories depending on the order in which you view them, perhaps stems from the ambiguity of the territory they describe from several different places.

Dede, Kağıt Üzeri Mürrekepli Kalem / Ink on Paper, Her Biri 49x69 cm Each, 2020
Kağıt Üzeri Mürrekepli Kalem / Ink on Paper, 76x76 cm, 2021
Puşi, Kağıt Üzeri Mürrekepli Kalem / Ink on Paper, Triptik / Triptych, Her Biri 75x55 cm Each, 2020